Emre Kırkımcı
Birbirimize Hiç Bu Kadar Yakın, Birbirimizden Hiç Bu Kadar Uzak Olmamıştık
Hiç bu kadar kolay ulaşamamıştık birbirimize. Bir mesajla halimizi sorabiliyor, bir fotoğrafla hayatımızdan kesitler paylaşabiliyor, kilometrelerce uzaktaki insanlarla aynı anda konuşabiliyoruz. Peki, bütün bu imkânlara rağmen neden birbirimizi anlamakta bu kadar zorlanıyoruz?
Telefonlarımızın rehberleri kalabalık, sosyal medya hesaplarımız insanlarla dolu. Doğum günlerini hatırlıyor, paylaşımlara yorum yapıyor, birkaç saniyede bir başkasının hayatından haberdar oluyoruz. Ama bazen en yakınımızdaki insanın ne hissettiğini bilmiyoruz. Birinin yüzündeki değişimi fark etmiyor, sesindeki yorgunluğu duymuyor, sustuğunda ne anlatmaya çalıştığını anlamıyoruz. Belki de sorun, iletişim kuramamak değil; iletişim kurduğumuzu sanmak.
Çünkü artık çoğu zaman dinlemek için değil, cevap vermek için bekliyoruz. Karşımızdakinin ne söylediğinden çok, ona ne söyleyeceğimize odaklanıyoruz. Bir tartışmada anlamaya çalışmak yerine haklı çıkmayı, bir ilişkide çözüm aramak yerine kusur bulmayı tercih ediyoruz. Herkes kendisini anlatmak istiyor ama çok az kişi gerçekten anlamaya zaman ayırıyor.
Oysa insan bazen bir cevaptan çok, anlatabildiği birinin varlığına ihtiyaç duyuyor.
Bugün ilişkilerimizin önemli bir kısmı hızın ve beklentilerin arasında şekilleniyor. Mesajımıza geç cevap veren birini umursamazlıkla suçlayabiliyor, bizi aramayan birinin değer vermediğini düşünebiliyor, birkaç davranış üzerinden insanlar hakkında kesin hükümler verebiliyoruz. Birbirimizi tanımaya çalışmadan birbirimizi yargılamaya başlıyoruz.
Elbette herkesin zamanı kıymetli. Herkesin kendine ayırması gereken bir alan, yetiştirmesi gereken işleri, baş etmeye çalıştığı sorunları var. Ancak yoğunluk, ilgisizliğin; özgürlük, sorumsuzluğun; kişisel sınırlar da her türlü duyarsızlığın bahanesine dönüştüğünde bir şeyleri yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Çünkü bir insanın hayatında yer almak, her an ulaşılabilir olmak demek değil. Ama gerektiğinde orada olabilmek, karşımızdakini yalnızca işimize geldiğinde hatırlamamak ve kurduğumuz ilişkilerin sorumluluğunu üstlenmek demek.
Bir başka mesele de kendimizi gösterme biçimimiz.
Mutlu anlarımızı paylaşmakta cömert, zorlandığımız zamanları anlatmakta çekingeniz. Başarılarımızı görünür kılmak istiyor, eksiklerimizin fark edilmesinden kaçınıyoruz. Herkesin hayatının en iyi anlarına bakarken kendi hayatımızın sıradan günlerini yetersiz bulabiliyoruz. Sonra da başkalarının bize nasıl baktığını düşünmekten, kendimizin nasıl hissettiğini unutabiliyoruz.
Belki de bu yüzden görünürlük arttıkça anlaşılma ihtiyacımız azalmıyor. Tam tersine, daha fazla insan tarafından görülmek istedikçe bizi gerçekten tanıyan insanların sayısının ne kadar az olduğunu fark ediyoruz.
Burada kendimize sormamız gereken bir soru var: Bütün bunların sorumlusu gerçekten teknoloji mi?
Bence mesele yalnızca telefonlarda, sosyal medyada ya da değişen yaşam koşullarında değil. Bunlar alışkanlıklarımızı etkiliyor olabilir ama tercihleri de biz yapıyoruz. Bir arkadaşımız konuşurken ekranımıza bakmayı, bir tartışmada karşı tarafı dinlemeden hüküm vermeyi, bir insanın zor zamanında yanında olmak yerine uzaktan izlemeyi biz seçiyoruz.
Başkalarından anlayış beklerken ne kadar anlayışlı olduğumuzu, saygı isterken ne kadar saygı gösterdiğimizi, samimiyet ararken ne kadar samimi davrandığımızı da sorgulamamız gerekiyor.
Toplumun değişmesini istiyoruz. İnsanların daha dürüst, daha duyarlı, daha adil olmasını bekliyoruz. Fakat sıra kendi davranışlarımıza geldiğinde çoğu zaman kendimize istisnalar tanıyoruz. Başkasının hatasını karakteriyle açıklıyor, kendi hatamızı koşullarla gerekçelendiriyoruz.
Belki de uzaklaşmanın en önemli nedenlerinden biri, birbirimizi anlamaya çalışmaktan vazgeçerken anlaşılmayı hâlâ bir hak olarak görmemiz.
Her şeyi değiştirmek elimizde olmayabilir. Her insanla aynı noktada buluşamayabilir, her ilişkiyi sürdüremeyebiliriz. Bazen uzaklaşmak gerekir, bazen susmak, bazen de bir ilişkinin artık eskisi gibi olmadığını kabul etmek. Fakat bütün bunların içinde kaybetmememiz gereken bir şey var: Karşımızdaki insanı da kendimiz kadar gerçek, kendimiz kadar karmaşık ve kendimiz kadar anlaşılmaya değer görebilmek.
Belki bugün birine mesaj atmak yerine onu gerçekten dinlemeyi deneyebiliriz. Bir insanı hemen yargılamak yerine bilmediğimiz bir şeyler olabileceğini düşünebiliriz. Haklı çıkmak için harcadığımız çabanın küçük bir kısmını birbirimizi anlamaya ayırabiliriz.
Çünkü mesele daha fazla insanla konuşmak değil, kurduğumuz ilişkilerde gerçekten var olabilmek.
Ve belki de bütün bunlardan önce kendimize şu soruyu sormalıyız:
Biz birbirimizden mi uzaklaştık, yoksa birbirimize yakın olmanın ne demek olduğunu mu unuttuk?
— Kendimize Rağmen
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.